website traffic counters
REI Outdoors Discounts

buzdağı

11/5/2008 - MIR-MIR

TÜM ANNELERİN ANNELER GÜNÜNÜ CANI GÖNÜLDEN KUTLARIM

 

 

Aralarındaki anlaşma şuydu.Kavga ettikleri zaman kim kendini haksız görürse, ötekini arayacak ve kedi diliyle konuşacaktı.

Yani ona "Mırr" diyecek ve barışacaklardı.

Birbirlerini çok seviyorlardı.

Her seven gibi ara sıra münakaşaları, gerginlikleri oluyordu.

Ama her defasında bu "Mırrlama" harikulade bir maymuncuk gibi bütün gerginlikleri açıyor, işler yoluna giriyordu.

Evliliklerinin altın parolası buydu.

Küçük bir kedi "Mırrlaması"…

Kendi deyişleriyle, "Böylece aralarındaki gerginlik yumuşatılıyor, normal hayata dönüyorlardı".

Bu aslında, "Senin çabanı takdir ediyorum" anlamına geliyordu.

Öteki için de "Özrünü kabul ediyorum"…

Bu anlaşmanın tek şartı vardı.

İkisinden birisi mutlaka "Mırr" diyecekti.

* * *

Sonra bir gün ilginç bir şey oldu.

Yine bir gerginlik günüydü.

Arada negatif rüzgárlar esmiş, gergin elektrikler gidip gelmişti.

Hafiften bir küskünlük yani.

Herkes kendi yoluna gitmişti.

Durumu düzeltmek için, ikisinden birinin ötekini arayıp "Mırr" demesi gerekiyordu.

Ama bunu kim diyecekti?

Kadın, düşündü.

Derinlemesine düşündü.

Tarafsız olmaya çalıştı.

Sonunda kararını verdi.

Kabahatli kendisiydi ve onun telefonu açıp "Mırr" demesi gerekiyordu.

* * *

Statüsü şuymuş, buymuş hiç umurunda değildi.

Kadınlık gururuymuş, erkeğin alttan alması gerekirmiş gibi, kıymeti kendinden menkul psikolojik kanunların hiçbirine sığınmadı.

Eli telefona gitti ve numaraları çevirdi.

O daha telefon açılıp karşıdan "Alo" sesi gelmeden, parolayı verdi:

"Mırrr…"

Hayret…

Karşıdan soluk sesi bile gelmedi.

Bunun üzerine tekrarladı.

"Mırrr…"

Yine ses yok.

Oysa o, bir "Mırr" değil, iki, üç, hatta beş "Mırr" sesi bekliyordu.

Kendi kendine derin bir iç muhasebeye girişti.

Acaba onu gerçekten bu kadar çok mu kırmıştı?

Gerçekten bu kadar ağır sözler mi söylemişti?

Artık geri dönüş yok muydu?

İşte tam bu muhasebenin ortasında, ahizenin öteki tarafından, çok cılız bir ses geldi:

"Mırr…"

Ses çok ama çok cılızdı.

Hatta o günün teknik imkánlarında, telefonun zırıltısı bile o "Mıırr"dan daha kuvvetliydi.

Gerçek bir "Mırr" mı yoksa "zoraki" biri mi?

Sorunun gerçek cevabını akşam evde öğrenecekti.

* * *

Erkek, Türkiye'nin en büyük, en efsane şirketinin başındaydı.

Çok önemli bir toplantıdaydı.

Etrafı şirketin en baba isimleriyle doluydu.

Sekreterine, "Telefonda kimseyi bağlamayın" talimatı vermişti.

İşte telefon böyle bir ortamdaydı.

Sekreter, ürkek bir sesle, "Ama efendim, arayan Hanımefendi" diyordu.

Ahizeyi eline aldı ve gelen sesi duydu:

"Mırr…"

Etrafına baktı.

Şirketin bütün büyük müdürleri kendine bakıyordu.

Bir tarafta dünyalar kadar sevdiği karısı.

Öteki tarafta kendisi kadar sevdiği karizması.

Bir saniye bile düşünmedi.

Telefonu ağzına yapıştırdı ve ancak onun duyabileceği bir sesle "Mırrr" diye fısıldadı.

Olayın gerisini akşam evde karısına anlattı.

* * *

Kocasını arayan kadın Suna Kıraç'tı.

Koç topluluğunun en efsanevi isimlerinden biri. Vehbi Koç'un kızı.

Aradığı kişi kocası İnan Kıraç'tı.

Koç Grubu'nun en üst düzey yöneticisi.

Suna Kıraç yıllar sonra şunu söyleyecekti:

"Her çiftin gündelik yaşamda kendilerine özgü bir dilinin olduğuna inanırım."

Onlarınki "kedi diliydi".

Bana göre de bir kadınla erkek arasındaki en etkili dil.

 

Suna Kıraç: "Ömrümden Uzun İdeallerim Var." Yayına hazırlayan Rıdvan Akar, 2007.

0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

11/5/2008 - mesneviden bir hikaye,,,,

İyi kalpli sağır adam, bir gün komşusunun hasta olduğunu öğrenir. Kendi kendine:
-Komşum hastalanmış, onun ziyaretini yapmam, hal ve hatırını sormam lazım. Ama ben sağır bir adamım, o da hasta, sesi çıkmaz. Zaten hastaya malum şeyler sorulur, malum cevaplar alınır.
Ben nasılsınız diyeceğim, o iyiyim, teşekkür ederim diyecek. N yiyorsun dersem, elbette bir yemek ismi söyleyecek, ben de afiyet olsun derim. Doktorlardan kim geliyor, diye sorarsam, bir doktor adı verecek. Ben de
iyi doktordur derim, olur biter diye düşünür. Hastayı ziyarete gider, başucuna oturur:
-Nasılsınız? diye hal hatır sorar.
Hasta inleyerek:
-Ölüyorum! diye cevap verince, sağır adam:
-Oh oh, çok memnun oldum, diye karşılık verir. Hasta:
-bu ne demek, adam ölümüne memnun olunur mu? diye kızar.
Sağır tekrar sorar:
-Ne yiyip ne içiyorsun?
Hasta kızgınlıkla:
-Zehir! der.
Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanarak:
-Afiyet olsun ! diye karşılık verir.
Hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder. Tedavi için doktorlardan kim geliyor? Hasta:
-Hadi be defol!... Azrail geliyor...diye cevap verir. Sağır:
-Çok bilgin, tecrübeli bir doktordur. İnşaallah yakında bir çaresini bulur... deyince hasta dayanamaz:
-Kahrol! diye bağırır. Sağır ise komşuluk hakkını yerine getirdiği için çok memnun ayrılır.
Sağırın yaptığı kıyas yüzünden on yıllık dostu ve hal-hatır sorması hiç olup gitti. Senin duygu kulağın sağırsa, gönül kulağın açık olmalı. Gönül kulağı, her şeyi duyar ve işitir.

Mesnevi'den..
.

0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

11/5/2008 - 20 saniyede

Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri'nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı.
Birgün:
- Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? dedi.
Hazreti Cüneyd:
- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum, buyurdu.
Şeytan:
- Ey Sultanü'l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, dedi.
- Defol mel'un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! diye bağırdı.
* * *
İnsanın en zayıf damarı "Sensin!" denilerek, koltuğunun altına girmektir. Nice cahil, günahkar, kendisini alim ve faziletli zannederek bu şekilde İslam'a zarar vermiş, verdirilmiştir. Günümüzün de en teklikeli hastalıklarından da birisi budur.


KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001, s. 147-148

0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - Yaşayarak öğrenme işte budur?

Kategori: edebiyat

 Bir  gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına ,girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere  saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da;
         -   Az evvel biri koşarak şu  tarafa kaçtı. diye savuştur­muş.
 Nihayet  biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş;
        -   Efendim, af buyurun ama  merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu ? "
 Napolyon  birden öfkelenmiş;
         -   Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.
         Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara  sürülmüş, artık "ateş" emri verilecek... 
        Adamcağız içinden (Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin ) diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış.Tek cümleyle cevaplamış Napolyon : -   İşte böyle bir duygu !
         Yaşayarak  öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir. Ama en kalıcı olanıdır ve getirisi en yüksek olandır yani tecrübedir getirisi..ve tecrübeyi yaşamaktan başka edinme yolu yoktur...

3 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - Alışacağız........

Kategori: edebiyat
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu
kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu."Evet var, oğlu Selim Bey....".
Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,"Selim Bey oldukça meşgul bir insan,randevusuz görüşmek
pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük
bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini
öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın
mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden
fırladı,kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık."dedi.Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
"Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.Karşısındakine
"Gelebilir misiniz?" deyiptelefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken
kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
Sohbetleri koyulaştıkça,çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç,samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki
tahsilinden,araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen
de beni hiç yalnız bırakmadı.Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark
etti:"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile
bitiyordu:"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;
fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.Yemekleri artık annem yapıyordu.Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu,güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi.Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir
eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna
yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.'dedi.
Yürümeye başladık.Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla,'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,sonra alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları çerisinde
çıktığını görüyordum. Bir gün,merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade,seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.
Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi,kelimeleri
boğazına düğümlendi,gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.Gazeteyi açtı,içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap
almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla,borcumu bitirdim.
 Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları
çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım
alacaklılarının hakkıdır.' diyor".Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
gözlerini kuruladı,sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim,sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi.Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular
içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün
olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde
bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
 
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca
ağlıyor,ağlıyordu.Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri,bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - SADi-i ŞİRAZİ'den

Kategori: edebiyat

DERVİŞ İLE TİLKİ
Şeyh Sadi-i Şirazi 
Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. "Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?" diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu. 
Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu. 
Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: "Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?" diyerek,çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.Düşündüğü gibi de yaptı: "Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor." diyerek beklemeye başladı. Bekledi, bekledi… Ne gelen ne giden… Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu: 
"Ey tembel adam!" diyordu ses, "kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir." 
Ey genç insan!
'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma! 
Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir. 
Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

21/3/2008 - Ölümden kaçılmıyor.....

Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura
alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
"Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin?  Derdin nedir? Söyle bana…"
Adam telaş içinde:
"Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı…"
"Peki ne yapmamı istiyorsun?"
Adam yalvarır:
"Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a
iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!"
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:"Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu… Bir eser, bir kükrer. Adamı alır
ve
bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır.
Hemen yanına çağırır:
"Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der. Azrail (a.s) cevap verir:
"Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah
(cc) bana emretmişti ki:
"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!"
"Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi."
2 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

21/3/2008 - Şikayet

İki büyük allah dostu,Cüneyd-i Bağdadi ile Ebu Bekir Şıbli aynı günde hastalanırlar..Her ikisini de aynı hekim tedavi etmektedir..Ve hekim dinsizdir..
Hekim önce,Ebu Bekir Şıbliye gidip sorar:
-Rahatsızlığın nedir?
O:Hiç! ,diye cevap verir.
Hekim daha sonra aynı soruyu Cüneyd'e de sorar,o ise,ayrıntısıyla bütün hastalığını anlatır…
Bir süre sonra iki büyük gönül ,Cüneyd ve Şıbli karşılaşırlar,Şıbli Cüneyd'e sorar:
-Rahatsızlığını bir dinsizin önüne niye serdin?
-Bilsin istedim dost olana böyle yapılıyor.Ya düşmana ne yaparlar!
Sonra da hikmetini anlamadığı şeyi Cüneyd,Şıbli'ye sorar:
-Peki,sen niçin rahatsızlığını söylemedin?
-Dostu,düşmana şikayet etmekten utandım!....
0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

21/3/2008 - Çanakkale(İnsanlık dersi)

Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı.

 

0 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

10/3/2008 - Evlilikte Zaman ....(mizah)

Kategori: mizah

Evli bir çiftin ilk günki konuşmaları:

>Damat: Ah! Nihayet rüya gerçek oluyor!!
>Gelin: Senden ayrılmamı ister misin?
>Damat: Hayır! Bu lafı bir daha asla söyleme!
>Gelin: Sen.. Bana aşıkmısın?
>Damat: Taaaabiki.
>Gelin: Beni terketmeyi düşünür müsün?
 >Damat: Tabiki hayır.
 
>Gelin: Peki bana bir öpücük verir misin?
 >Damat: Evet hem yüzüne hem gözüne.
 >Gelin: Peki bana bir gün vuracakmısın?
 >Damat: Asla! Ben o tür erkeklerden değilim.
 
>Gelin: Sana güvenebilir miyim?
 >Damat: Evet.
 
>Gelin: AŞKIM.
 
>Ve aradan bir sene geçtikten sonra yine aralarında aynı söyleşi
döner ancak
> ters bir şekilde ( Metni aşağıdan yukarıya okuyun!)

 
2 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

insanın özündeki sevgiyle buzdağlarını eritelim.
cankuşum edebiyat
aysberg

BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

Links

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Coğrafya Öğretmeni
Dostum Birol TAŞ
Ahmet Döner
Tarihçi Ahmet Bey
Belçikadan Bir Dost
EŞİM
Teknik Öğretmen Formu
vatanseverpatriot gerçek yaşamdan vakanuvis kimyacının yuvası şekerkız şiir pınarı


MECNUN

MECNUN

DOSTLARIM

omasozturk
elki
ikizlerikizler
mag0323
nurdanhaleler
ebrar06
sizintidergisi
erdemersin
gurbettreni
ins
bebekler
senolsan
bedirhan87
hayatadahil
motorbolumu
ebumerve
alsancakkoyu
ukba
sevgidamlalari
sumeyyeahsaplarim
sevgitohumu
tahtakulube
karanfil58
dostlukrehberi
sukretmiyoruz
esin
ebumeryem
bilgilerdunyasi
ilhankoruyucu
vatanseverpatriot
arstekin
uzmanblog
yesilgiresunlu
sirad
rkaraaslan
ersince
dusbahcesi
gozum
USTAD
aakif
subat75
LeSaR
vakanuvis
ustaplan
iskenderpala
PencereminPerdesi
gazeteoku
musakus
karakurum
camboyy
BESMELE
taurus79
rainbow7
mehmetyucee
H2SO4
deliyimzalimmm
ahsude
mydunyam
cayyolu
sibelizgi
ibrahimyalcin1982
candansayfa
ibokaracoban
siradigonul
Yuceislam
vtray
resulevuslat2
birdiyar
kalemhane
temizer
okarakurum
huseyinizgi1984
emsalsizfatih
ekke
blackroser
ozger
huzunlualem
ekim2001
vedatulass
vefasizkiral
Daganer
ResuleVuslat
diyaloghosgoru
hakdilaram
lfcnet
myvizyon
oguzhan86
incesan
cigdemmehmet
mecnun1965
samed72
cipis
cografyasam
pisagor26
kurankursumezunlari
dernekli
ebrarcahobi
herseyibedavaindir
gamzeeren
hayat312
ucer
shadi55
guncelyazi
mehpareogt
Lilyy
metzengerstein
horseracing
yeniprensesler
sahrakaraaslan
dilos26
vahdetfm
azpilavcekordan
cografyamiz
1001kopru
bebenaz
yusufensar
aliercan553

Kategoriler

  • benden bir kesit
  • Din
  • edebiyat
  • mizah
  • sevgi

  • Cursors