website traffic counters
REI Outdoors Discounts

buzdağı

22/7/2008 - Gerçek Tevekkül

Vaktiyle zeki, çalışkan bir medrese (üniversite) talebesi, rüyasında çok sevdiği, feyz aldığı, bağlandığı hocasının cehennemlik olduğunu gördü. Rüyayı ilk gördüğünde sıradan bir rüya diye aldırmadı. Ama aynı rüyayı birkaç defa üst üste görünce gerçekçi bir rüya olarak yorumladı ve bundan dolayı üzüntüye kapıldı. Üzüntüsü dışardan da fark edilecek haldeydi. Herkes gibi hocası da bunu gördü ve sordu:

"Oğlum senin neyin var, son günlerde yüzün hiç gülmüyor?"

Delikanlı başlangıçta söylemek istemeyip geçiştirmeye çalıştıysa da ısrar karşısında açıklamak zorunda kaldı:

"Hocam, ben kaç defadır rüyamda sizin cehennemlik olduğunuzu görüyorum ve buna çok üzülüyorum."

Hoca öğrencisine ve onun şahsında ibret olacak herkese şu açıklamada bulundu:

"Oğlum, ben senin gördüğün rüyayı (kendimin cehennemlik olduğunu) kırk yıldır görüyorum. Ama yine ümidsiz ve isyankâr değilim. Doğru bildiğim yolda yürüyor, Allah'a kulluğumu eksiksiz yerine getirmeye çalışıyorum. Bana düşen de budur. Gerisi Allah'ın bileceği iştir. Hem O'ndan başka gidilecek kapı da yoktur!"

Bir gece adamın biri sabaha kadar ibadet etti ve seher vakti ellerini Allah'a kaldırıp dilekte bulundu. O sırada şöyle bir ses işitti:

"İster bırakıp git, ister yalvanp yakarmana devam et; bu kapıda senin dileğin kabul edilmeyecektir. Boşu boşuna uğraşma, başının çaresine bak!"

Adam ertesi geceyi de zikirle, ibadetle geçirdi. Müritlerden biri onun halinden haberdar olmuştu.

"Pirim!" dedi. "Gördün ya, sana o taraftan kapı kapanmış. Boş yere bu kadar uğraşıp durma."

İhtiyarın gözlerinden hasretle yaşlar boşandı:

"A, oğlum!" dedi. "Eğer bundan daha iyi bir kapı gör-seydim, ancak o zaman ümidimi keser ve dönerdim. O benden dizginini çevirdi ama zannetme ki ben onun terkisinden el çekeceğim. Dilenci eğer başka bir kapı tanıyorsa, herhangi bir kapıdan mahrum döndüğü zaman gam çekmez. Evet, benim bu semte yolum yokmuş, işittim. Fakat, başka bir mülke de gitmem imkânsız."

Adam bunları söylerken kendini Allah'a vererek başını toprağa koymuştu. O sırada can kulağına bir ses geldi. Diyordu ki:

"Bize lâyık bir hüneri yoksa da kabul ettik; çünkü Bizden gayrı sığınacak yeri yok!"

4 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

22/7/2008 - Yavuz Sultan Selim

"Sen bizi şimdiye kadar kiminle sanırdın,en Büyük Türk Padişahı Yavuz Sultan Selim, sert ve gerektiğinde şiddete başvuran bir hükümdar olmakla beraber, dindarlığı, Allah'a ve Resulüne bağlılığı, bu konuda iddialı olan birçoklarını geride bırakırdı. Suriye ve Mısır'ı fethedip Kölemenler Devleti'ni yıktıktan sonra mukaddes emanetler ve "Müslümanların Halifesi" unvanı kendine geçmişti.

Artık camilerde hutbeler Yavuz Sultan Selim adına okunuyor ve kendisinden "Hâkimü'l-Harameyn (Mekke ve Medine'nin hâkimi)" diye bahsediliyordu. O bu "Hâkimü'l-Harameyn" ifadesini kutsal yerlere saygıyla bağdaşmaz bulmuş, "Hâdimu'l-Harameyn (Mekke ve Medine'nin hizmetkârı)" olarak değiştirmişti. Dince kudsiyeti olan şeylere bu kadar saygılıydı.

Yavuz Sultan Selim "şir-pençe" denen ve o devir için öldürücü olan bir hastalığa yakalanmıştı. Bu hastalık kendisini iyice yatağa düşürdüğü bir sırada Yavuz'un sohbet dostu Hasan Can artık yapılabilecek fazla bir şeyin kalmadığını anlatmak için:

"Efendimiz artık Allah'la beraber olmanın zamanıdır." deyince, koca hükümdar kendisini:

"Sen bizi şimdiye kadar kiminle sanırdın, hey Hasan Can?" diye paylamıştı.

* * *

İşte bu büyük hükümdar, iki yıl süren, önemli mücadelelere sahne olan, büyük zafer ve kazançlar elde edilen Suriye ve Mısır seferinden dönüşte, ikindi vakti bugünkü Üsküdar'a gelmişti. Bütün beylere paşalara emir verdi ki gece oluncaya kadar Üsküdar'da kalınacak, karşıya, karanlık basınca geçilecekti. Bazı yetkililer gündüzden geçilmesini daha uygun bulduklarını, geceyi beklemenin niçin gerekli görüldüğünü sormak cesaretinde bulundular. Padişah da açıklama büyüklüğü gösterdi:

"Bütün dünyada yankı uyandıran büyük bir zafer, şan ve şerefle dönüyoruz. Gündüzün İstanbul'a geçtiğimiz takdirde halk büyük bir karşılama yapacak, tezahüratta : bulunacaktır. Bu da nefsime bir gurur getirebilir. Bundan Allah'a sığınırım. Buna meydan vermemek için payitahta gece geçeceğiz."                                                              '

* * *                                                                                                                           !

Bütün dünyada yankı uyandıran büyük bir zafer, şan ve şeref elde etsek bile Yauuz Sultan Selim gibi mütevazı olalım, dinin hâkimi değil, hadimi olalım. Göğsümüzü yelken gibi geripj "Benim gibi kimse yoktur!" demeyelim. Bedenimizin altında ka-j lıp ezilmeyelim! Yüzümüzü etek gibi yere sürüp son nefesimize! kadar O'nun kapısından ayrılmayalım.

1 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

22/7/2008 - ZENGİNLİK!

Üstlerine küçük gelen yırtık pırtık mantolar giymiş iki çocuk, birbirlerine sokulmuş dış kapının önünde duruyorlardı.
 

"Kullanılmış kağıtlar var mı bayan?"
Meşguldüm. Yok deyip onları başımdan savmak istiyordum, ama o sırada gözüm ayakkabılarına ilişti. Karla kaplanmış ince sandaletlerden giymişlerdi .
"İçeri girin, size sıcak bir fincan kakao yapayı" dedim.
Bir şey demediler. Islak sandaletleri şöminenin önünde izler bıraktı.
Dışarıda soğu karşı kendilerini biraz toparlamaları için onlara kakao ile reçelli ekmek verdim. Sonra mutfağa geri döndüm.
Ön odadan hiç ses gelmemesi dikkatimi çekti. İçeri baktım.
Kız, boş kakao fincanını iki elinin arasında tutmuş, içine bakışıyordu. Oğlan, düz bir sesle sordu:
"Bayan siz zengin misiniz?"
kanepelerin eskimiş kılıflarına baktım.
"Zengin olmak mı, hayır tabii ki zengin değilim" dedim.
Kız fincanını dikkatlice tabağına yerleştirdi.
"Fincanlarınızla tabaklarınız takım da" dedi.
sesinde bildik bir açlık vardı, ama bu karnın açlığı değildi.
Sonra kağıt çuvallarını yüklenip gittiler. Teşekkür etmemişlerdi.
Etmeleri de gerekmiyordu, çünkü daha fazlasını yapmışlardı.
Buz mavisi seramik fincanlar ve tabakları takımdılar.
Mutfağa geri döndüm patateslere baktım, et suyuna karıştırdım.patates ve et suyu, başımızı sokacak bir ev, düzenli bir iş olan kocam, mutlu bir yaşamım.
Bunlarda takımdı. Ve galiba gerçekten zengindim.sandalyeleri şöminenin önünden kaldırdım, odayı topladım. Küçük sandaletlerin çamurlu izleri hala şöminenin
önündeydi.onları temizlemedim.
Ne kadar zengin olduğumu unutmamak için, onların orada kalmalarını istedim.
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/7/2008 - VEFA ve İYİLİK

Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edemez.
Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir.
Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: 'Ey insan, ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler.'
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar,kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü 'görmedim' der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. 'Çok teşekkür ederim' der kurt, 'Bana büyük bir iyilik yaptın.', 'Önemli değil' der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.
'Bir dakika' diye seslenir kurt: 'Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.
'Köylü şaşırır: 'Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.' 'Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur' der kurt. 'Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.'
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. 'Ne vefası' der kısrak, 'Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu...'
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. 'Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim' der köpek, 'Yıllardır sadâkatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur...' Kurt köylüye döner, 'İşte gördün' der. Köylü de son bir çabayla 'Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye' diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. 'Her şeyi anladım da' der tilki,
'Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?' Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: 'Gözümle görmeden inanmam...' İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Köylü eline bir taş alır ve 'Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık' diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner 'Sana minnettârım, beni bu kurttan kurtardın' der. Tilki de 'Benim için bir Zevkti' diye cevap verir.
O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: 'Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş...'... .
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/7/2008 - Herkes Kendi Rolünü oynuyor!

 

Sultan Mahmut bir gece tebdil-i kıyafet ederek şehri dolaşırken bir grup hırsıza rastladı. Hırsızlar:

"Ey dost! Sen kimsin, gecenin bu vaktinde bu tenha yerde ne arıyorsun?" diye sordular.

Sultan Mahmut:

"Ben de sizler gibi hırsızın biriyim!" diye cevap verdi. Hırsızlar onu aralarına buyur ettiler. Sultan Mahmut bu davet üzerine onlara katıldı.
Hırsızlardan biri:

"Dostlar!" dedi. "Madem bir araya geldik, herkes ne hüneri varsa, elinden ne geliyorsa anlatsın!"

Bunun üzerine hırsızlardan biri ayağa kalktı: "Köpek havladı mı, ne dediğini anlarım." dedi. Öbürleri gülüşerek:

"Bu marifet ancak iki metelik eder!" dediler.
Diğer biri:
"Benim bütün marifetim gözümdedir. Gecenin zifiri karanlığında gördüğüm kişiyi "gündüz de tanırım."

Bir diğeri:

"Benim hünerim kolumun gücüdür. Onunla istediğim duvan delerim."

Başka biri:

"Benim marifetim burnumda... Toprağı koklayarak nerede hangi hazine saklı hemen anlarım."

Hırsızlar böylece kendi hünerlerini sayıp döktükten sonra Sultan Mahmut'a döndüler:

"Ey yeni dost! Söyle bakalım senin ne gibi bir marifetin var?"

Sultan Mahmut:

"Benim hünerim başımdadır. Başımı şöyle bir sağ tarafa oynattım mı suçluları cezadan, idamlıkları darağacından kurtarırım." dedi.

Bunu duyan hırsızlar:

"En büyük marifet senin olduğu için sen bizim reisimizsin. Bundan sonra sen ne dersen biz onu yapacağız. Hepimiz emrindeyiz." dediler.

Sultan Mahmut:

"Madem reisiniz benim, kalkın gidip padişahın hazinelerini soyalım!" dedi.

Hırsızlar hiç itiraz etmeden kalkıp sarayın yolunu tuttular. Saraya yaklaştıklarında bir köpek havlamaya başladı. Köpek sesinden anlayan telaşla öne fırladı:

"Yahu durun, bu köpek: 'Padişah sizinle beraberdir.' diyor." dedi.

Diğer hırsızlar:

"Saçmalama, yürü gidip işimize bakalım!" dediler.

Kokudan anlayan, toprağı koklayarak hazinenin yerini tespit etti. Kolu güçlü olan duvarı delerek hazineye bir yol açtı. Hepsi birlikte hazineye girip taşıyabildikleri kadar altını.ve mücevheri alıp çıktılar. Saklandıkları yere geldiler. Sultan Mahmut buraya gelen gizli yolu iyice öğrendikten sonra sessizce oradan aynlarak saraya döndü.

Sabahleyin erkenden askerlerini göndererek hırsızlan ininde bastınp yakalattı. Hırsızlar, elleri bağlanarak kadının huzuruna çıkanldılar. Suçlan sabit olduğundan hepsi cezalandmldı. Cezalan infaz edilmek üzere saray meydanına getirildiler. Hırsızlar korkudan ağlayıp titriyorlardı.

"Geceleyin kimi görürsem gündüz onu görünce mutlaka tanınm." diyen hırsız, padişahı tahtında görünce" hemen tanıdı. Arkadaşlarına:

"Bu gece bizimle arkadaşlık eden adam tahtta oturuyor!" dedi.

Hırsızlar, infaz yerine doğru götürülürken Sultan Mahmut, onlara seslenip:

"Herkes marifetini gösterdi, şimdi sıra bende." diyerek, onlan bir baş işareti ile kurtardı.


Bu imtihan sahnesinde herkes karakterine göre kendine bir rol biçmiş ve bütün hünerlerini ortaya döküyor. Kimisi rolünü iyi oynuyor; sahneyi, dekoru iyi tanıyor, kendisinden istenileni biliyor ue yönetmenin uyarılarına kulak ueriyor. Oyun bittikten sonra sahneden inmesi gerektiğini anlıyor. Kimisi ise sahnenin
süslerine, ışıltılarına, seyircinin alkışına kanıyor. Ebediyen orada kalacakmış gibi hareket ediyor. Oyunda kendisine biçilen rolü unutuyor.


Kıyamet günü, cennet pazarı kurulduğu zaman herkes dünya sahnesindeki hünerine göre karşılık görecek. Asıl Hüner Sahibi, O büyük Sultan da kendine yakışan marifetini gösterecek ve merhametle bize muamele edecek. O'nun merhametine bağladığımız ümitten başka güvenecek bir hünerimiz de yok zaten.

 

Gönüllerin en parlağı,kendinde halk bulmayandır.Amellerin en iyisi,kendinde mahlukatın fikri olmayandır.Nimetlerin en helali,senin gayretinle hasıl olanıdır.Dostların

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/7/2008 - İNSAN OL!

Adamın biri, büyük bir şehre gelmişti. Çarşıyı gezerken güzel  kokular satan attarların sokağına saptı. Dükkanlardan gül, menekşe, kokuları dalga dalga sokağa dökülüyordu. Adam birkaç         adım attı. Güzel kokular başını döndürmüştü. Fazla dayanamadı,düşüp bayıldı.

Halk
, bayılan adamın başına üşüşmüştü. Kimi kalbini yokluyor, bileklerini ovuyor, kimisi de gül suyu ile yüzünü yıkıyordu. Ne yaptılarsa adamı ayıltamamışlardı. Ferahlatıcı kokular, gülsuları boşuna harcanmış, adam bir türlü kendine  gelememişti. Ve baygınlığı daha çok artmıştı. Çaresiz      kaldılar. Etrafa haber salarak akrabalarını arattılar. Hiç  kimse adama sahip çıkmıyor, saatler geçtiği halde adam da bir  türlü kendine gelemiyordu. Akşama doğru oradan geçen bir       debbağ (derileri terbiye eden) adamı tanımışta.

Kalabalığa seslendi:   "- Sakın ona gülsuyu serpmeyin! Ben onun hastalığının ne olduğunu biliyorum. Siz ona hiç dokunmayın, ben biraz sonra  geleceğim..." diyerek uzaklaştı. Bir vîraneye girdi. Avucuna bir parça gübre aldı. Attarlar sokağına gelerek, gizlice,gübreyi bayılan adamın burnuna tuttu. Hayret!.. Adam kendine gelmeye başladı. Biraz sonra da ayağa kalktı. Debbağla birlikte yürüyerek gitti.
 Bayılan adam da bir debbağdı. Yıllarca kokmuş deriler arasında  pis kokulara alışmış, attarlar sokağında güzel kokulara  dayanamayarak düşüp bayılmıştı.

                 
MESNEVİ:- Mayıs böceği daima pislik taşır durur. Bu yüzden de gül  suyundan bayılır. Onun ilacı yine pis kokulu şeylerdir. Çünkü ona alışmıştır, onunla hall ü hamur olmuştur.         Nasîhatçiler de, kasvetli kişiyi, kendisine bir kapı açılması, iyileşmesi ve şifa bulması için hikmetli güzel sözlerle, amberle, gülsuyu ile tedavî etmek isterler. Kime öğüdün güzel kokusu fayda vermezse, muhakkak o, kötü  kokulara alışmıştır.
                  Sen de nurdan, öğütten, iyilik ve güzellikten nasîbini al!..
                  Burnunu pisliğe sokma da, mayıs böceği olma! İNSAN OL, İNSAN!..."
                                                                                                                          (Beyit: 278-281)  

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

15/6/2008 - GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER

Kategori: edebiyat - oyku

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi.

"Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."


Cüneyd Suavi

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

15/6/2008 - HAYAT

Kategori: edebiyat - oyku

Bir tüccar, mutluluğun sırrını öğrenmesi için oğlunu insanların en çok bileninin yanına yollamış.
Delikanlı, bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, bir tepenin üstünde bulunan güzel bir şatoya varmış.
Aradığı adam burada yaşıyormuş.
Tüccarın oğlu, şatonun salonunda hummalı bir manzara ile karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu masada "çok bilen" sırayla bu insanlarla konuşuyormuş.
Delikanlı sıranın kendisine gelmesi için tam iki saat beklemiş.
Sonra ziyaret sebebini açıklamış. Çok bilen, "git sarayı dolaş gel, konuşalım" demiş.
Sonra delikanlının eline bir kaşık vermiş, bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş ve hatırlatmış:
"Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin"
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış.
Gözünü kaşıktan ayırmamış.
İki saat sonra çok bilenin huzuruna gelmiş.
Çok bilen, "Güzel" demiş; "Peki yemek salonundaki acem halılarını gördün mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenlerimi farkettin mi?"
Utanan delikanlı birşey farketmediğini itiraf etmiş.
Çünkü iki damla yağı dökmemek için bütün dikkatini kaşığına vermiş.
Çok bilen, "Öyleyse git, sözünü ettiğim harikaları gör gel" demiş.
Delikanlı rahatlamış.
Kaşığı alıp tekrar sarayı gezmeye çıkmış.
İkinci gezisinde her şeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmiş.
Çok bilenin yanına dönünce gördüklerini eksiksiz anlatmış.
"peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş çok bilen.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın döküldüğünü görmüş.
Çok bilen, "Sana verebileceğim tek öğüt var" demiş; "Mutluluğun sırrı harikaları görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."

 

                                               Paulo Coelho

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

15/6/2008 - D İ L E N C İ K İ M ?

Kategori: edebiyat - oyku
      Saltanatının sınırları geniş diyarlara uzanan bir hükümdardı. Kibrinin ve gururunun ise sınırı yoktu. Elinden gelse bütün dünyayı ele geçirmek ve mülküne dahil etmek istiyordu. Sürekli “daha, daha”  diyordu. Hiç kimse ondan bir gün olsun “yeterli” veya “Buna da şükür” sözünü duymamıştı. Yeme-içmede,eğlenmede, hakarette, haksızlıkta hep dünden bir adım ileriye gidiyordu. Öyle bencildi ki, iyilik yaparken bile başkalarına ne kadar cömert olduğunu sergilemek isterdi.
      İşte bu hükümdar, bir gün sarayının önündeki bahçede yürüyüşe çıkmış, gezinirken, yanına başı öne eğik, elinde dilenci kabı taşıyan bir adam yaklaştı.Muhafızlar, dilencinin hükümdarın yanına sokulmasını engellediler. 
     Hükümdar adamlarına o ana dek hiç konuşmayan dilenciyi bırakmalarını emretti. 
     “Ne istiyorsun?” diye büyüklenerek sordu. Adamın onun yanına dilenmek için geldiği besbelliydi, ama o yine de sormuştu, çünkü karşısındakinin kendisine yalvarmasını istiyordu. Bu hep böyle olurdu.
      Fakirler, dilenciler bir şeyler ister, o onlara fazlasıyla ihsanda bulunur, adamlar bin bir teşekkürle ve minnetle yanından ayrılırken o “Var mı benim gibi cömert?” dercesine sağına soluna bakınır ve etraftaki yağcıların övgü dolu sözlerini kendinden geçerek dinlerdi.
      Ama bu defa öyle olmadı!
      Dilenci güldü ve başını kaldırıp hükümdarın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi: 
     “Sultan hazretleri yoksa benim arzumu yerine getirebileceklerini mi sanıyorlar?”
      Böylesine küstahça bir söz karşısında önce ne yapacağını bilemedi. İstese oracıkta dilencinin kafasını vurdurabilir ya da onu zindanlarda çürütebilirdi.Ama bu dilenci kendisine meydan okumaya kalkmıştı; söz ne kadar ağırına giderse gitsin, ona dersini başka bir şekilde vermeliydi. Kararını vermişti: Onu cömertliğiyle ezecekti.
      “Elbette ki senin arzunu yerine getirebilirim ey dilenci! Ne olduğunu söyle yeter.”
      “Çok basit,” dedi dilenci ve dilenirken kullandığı kabı uzattı:
      “Bu kabı bir şeyle doldurmanın istiyorum.”
     Bu kadar basit bir isteği duyunca rahatlayan hükümdar kahkahalarla güldü:
      “Bundan kolay ne var?”
      Yanındaki vezirlerden birisine dönüp emretti:
      “Bu adamın kabını parayla doldurun.”
      Vezir saraya gitti, dönüşte getirdiği büyükçe bir kese altını dilencinin kabına boşalttı. Normalde kabı doldurup taşması gereken altınlar kaba dökülür dökülmez yok oldu ve dilencinin kabı biraz önceki gibi bomboş kaldı.
      Hükümdar ve etrafındakiler gördüklerine inanamadılar. Dilencinin hiç de öyle büyücü bir görünümü yoktu, ama yine de ondan ürkmeye başladılar. Hükümdar,adamlarını daha fazla altın getirmeleri için saraya yolladı. Ancak, her gelen kesedeki altınlar aynı akıbete uğradı. Dilencinin kabına boşanır boşanmaz, uçup gittiler. Bu kap sanki kara delik gibi altınları yutuyordu. Önce saraydakiler, sonra da olup biteni duyan şehir ahalisi toplandı etraflarına.
 
     Ne kadar altın ve gümüş boşaltırsa boşalsın, hükümdar dilencinin küçük kabını dolduramıyordu. Şanı, şöhreti, itibarı elden gitmek üzereydi. Ama o “Bütün hazinemi gözden çıkarırım da bu dilenci parçasına mağlup olmam” diye homurdanıyordu.
      Gerçekten de, altınlar, gümüşler, elmaslar, yakutlar... Hazinesinde ne varsa dilencinin kabına boşaltıldı. Ama sonuç değişmiyordu: Dilencinin uzattığı kap bomboştu. Saatler geçiyor, insanlar hayret ve şaşkınlıkla hükümdarın hazinesinin avuç avuç kabın içinde eriyişini seyrediyordu.
      En sonunda, hükümdar dilencinin ayağına kapandı ve mağlubiyetini ilan etti: “Sen kazandın, ama gitmeden önce bana tek bir şey söyle. Bu kabın sırrı  nedir?” Hırsıyla, kibriyle ünsalan koca hükümdar, sıradan bir dilencinin önünde böyle yalvarıyordu.
      Gerçekte, bir dilenci değildi karşısındaki. Ona ders vermek için gönderilen dilenci görünüşündeki bir melekti.
      Melek “Bu kap” dedi, “insan hırsından yapılmıştır. Ve hiçbir şey onu dolduramaz. Hırsına mağlup olan insan, ister senin gibi sultan olsun ister köylü,kabı hiç dolmayan dilenciye benzer. Dünyanın en güzel sarayları, dünyanın en güzel atları, dünyanın en büyük hazineleri onu doyurmaz. Hatta dünyayı da yutsa tok olmaz. Elindeki kabı, dilenir durur.”
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

4/6/2008 - Martılar Niçin Denizin Üzerinde Uçar?

Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli birkızmış. Kralın emri ile her gün prenses dolaşmak için saray muhafızları ile birlikte sarayın dışına çıktığında ona bakmak yasakmış. Halk onun dolaşmaya çıktığı ilan edildiğinde eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalandırılırmış.Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında... Fakir bir köylü delikanlı iradesini yenememiş ve yavaşça başını kaldırıp prensese bakmış ve başını kaldıran fakir delikanlı ile prenses o anda göz göze gelmişler... Tabii ki...
Tahmin edeceğiniz gibi fakir delikanlı pensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin de o derin bakışlarının boş olmadığını düşün en fakir delikanlı günlerce uyuyamamış ve ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada fakir delikanlıya da tutulan güzel prenses onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
 
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına gotürülen delikanlı nasıl olsa ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayıp fakir delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.....

İŞTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BAŞLIYOR.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan fakir
delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkından haberdarmış. Sonunda martılar bile fakir delikanlıyı anlamış ve yazdığı mektupları prensese gotürmeye başlamışlar... Ve zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya gotüren martılar aracılığı ile aşkları iyice büyümüş; ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek.
Tabii korkulduğu gibi olmamış... Ağlaya rak kızına sarılan kral, hayvanların bile bu aşkı anlarken kendisinin anlayamadığı için ,kendisinden utandığını söyleyerek prensese hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. Buna çok mutlu olan prenses hemen fakir delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Tabii bu arada mektubu goturmek için bekleyen martıya da her şeyi anlatarak bütün martıları düğünlerine çağırmış. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya gotürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubun düştüğünü fark etmiş. Ve mektubu tüm martılar hep birlikte aramaya başlamışlar...
Fakat bir türlü bulamamışlar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini unuttuğunu yahut istemediğini sanan fakir delikanlı martıların onun için gelmediğini düşünerek, fenerden kendisini kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Ve maalesef kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, her şeyi düzeltmek için denizler üzerinde uçan martılar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanılmaz sevgiyi  ve her şeyi geri getireceklerini sanırlar ve bu yüzden de hep denizler üzerinde uçarlar.....


3 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

insanın özündeki sevgiyle buzdağlarını eritelim.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Coğrafya Öğretmeni
Dostum Birol TAŞ
Ahmet Döner
Tarihçi Ahmet Bey
Belçikadan Bir Dost
EŞİM
Teknik Öğretmen Formu

Arkadaşlarım

mag0323
esin
ikizlerikizler
ins
h2so4
omasozturk
elki
ersince
lesar
ebrar06
nurdanhaleler
sizintidergisi
gurbettreni
bebekler
sukretmiyoruz
dostlukrehberi
lfcnet
hayatadahil
alsancakkoyu
ustad
arstekin
sevgidamlalari
karanfil58
motorbolumu
ukba
aakif
sumeyye sumeyye
ebumerve
yesilgiresunlu
tahtakulube
sevgitohumu
rainbow7
rkaraaslan
dusbahcesi
ustaplan
gozum
ilhankoruyucu
ebumeryem
mehmetyucee
uzmanblog
blackroser
mehmet toprak
sirad
< Çocuk > ..
bilgilerdunyasi
subat75
musakus
pencereminperdesi
resulevuslat
taurus79
candansayfa
camboyy
daganer
***akif*** *******
karakurum
deliyimzalimmm
ahsude
ibrahimyalcin1982
sibelizgi
oguzhan86
yuceislam
ibokaracoban
okarakurum
siradigonul
ekke
bedirhan87
ozger
emsalsizfatih
huzunlualem
temizer
ekim2001
huseyinizgi1984
vefasizkiral
vatan sever
vakanuvis
mümin aslan
cigdemmehmet

Kategoriler

cankuşum edebiyat
aysberg

BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

vatanseverpatriot gerçek yaşamdan vakanuvis kimyacının yuvası şekerkız şiir pınarı



MECNUN

MECNUN


Cursors