website traffic counters
REI Outdoors Discounts

buzdağı

15/6/2008 - GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER

Kategori: edebiyat - oyku

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu. Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi.

"Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."


Cüneyd Suavi

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

15/6/2008 - HAYAT

Kategori: edebiyat - oyku

Bir tüccar, mutluluğun sırrını öğrenmesi için oğlunu insanların en çok bileninin yanına yollamış.
Delikanlı, bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, bir tepenin üstünde bulunan güzel bir şatoya varmış.
Aradığı adam burada yaşıyormuş.
Tüccarın oğlu, şatonun salonunda hummalı bir manzara ile karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu masada "çok bilen" sırayla bu insanlarla konuşuyormuş.
Delikanlı sıranın kendisine gelmesi için tam iki saat beklemiş.
Sonra ziyaret sebebini açıklamış. Çok bilen, "git sarayı dolaş gel, konuşalım" demiş.
Sonra delikanlının eline bir kaşık vermiş, bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş ve hatırlatmış:
"Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin"
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış.
Gözünü kaşıktan ayırmamış.
İki saat sonra çok bilenin huzuruna gelmiş.
Çok bilen, "Güzel" demiş; "Peki yemek salonundaki acem halılarını gördün mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenlerimi farkettin mi?"
Utanan delikanlı birşey farketmediğini itiraf etmiş.
Çünkü iki damla yağı dökmemek için bütün dikkatini kaşığına vermiş.
Çok bilen, "Öyleyse git, sözünü ettiğim harikaları gör gel" demiş.
Delikanlı rahatlamış.
Kaşığı alıp tekrar sarayı gezmeye çıkmış.
İkinci gezisinde her şeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmiş.
Çok bilenin yanına dönünce gördüklerini eksiksiz anlatmış.
"peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş çok bilen.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın döküldüğünü görmüş.
Çok bilen, "Sana verebileceğim tek öğüt var" demiş; "Mutluluğun sırrı harikaları görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."

 

                                               Paulo Coelho

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

15/6/2008 - D İ L E N C İ K İ M ?

Kategori: edebiyat - oyku
      Saltanatının sınırları geniş diyarlara uzanan bir hükümdardı. Kibrinin ve gururunun ise sınırı yoktu. Elinden gelse bütün dünyayı ele geçirmek ve mülküne dahil etmek istiyordu. Sürekli “daha, daha”  diyordu. Hiç kimse ondan bir gün olsun “yeterli” veya “Buna da şükür” sözünü duymamıştı. Yeme-içmede,eğlenmede, hakarette, haksızlıkta hep dünden bir adım ileriye gidiyordu. Öyle bencildi ki, iyilik yaparken bile başkalarına ne kadar cömert olduğunu sergilemek isterdi.
      İşte bu hükümdar, bir gün sarayının önündeki bahçede yürüyüşe çıkmış, gezinirken, yanına başı öne eğik, elinde dilenci kabı taşıyan bir adam yaklaştı.Muhafızlar, dilencinin hükümdarın yanına sokulmasını engellediler. 
     Hükümdar adamlarına o ana dek hiç konuşmayan dilenciyi bırakmalarını emretti. 
     “Ne istiyorsun?” diye büyüklenerek sordu. Adamın onun yanına dilenmek için geldiği besbelliydi, ama o yine de sormuştu, çünkü karşısındakinin kendisine yalvarmasını istiyordu. Bu hep böyle olurdu.
      Fakirler, dilenciler bir şeyler ister, o onlara fazlasıyla ihsanda bulunur, adamlar bin bir teşekkürle ve minnetle yanından ayrılırken o “Var mı benim gibi cömert?” dercesine sağına soluna bakınır ve etraftaki yağcıların övgü dolu sözlerini kendinden geçerek dinlerdi.
      Ama bu defa öyle olmadı!
      Dilenci güldü ve başını kaldırıp hükümdarın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi: 
     “Sultan hazretleri yoksa benim arzumu yerine getirebileceklerini mi sanıyorlar?”
      Böylesine küstahça bir söz karşısında önce ne yapacağını bilemedi. İstese oracıkta dilencinin kafasını vurdurabilir ya da onu zindanlarda çürütebilirdi.Ama bu dilenci kendisine meydan okumaya kalkmıştı; söz ne kadar ağırına giderse gitsin, ona dersini başka bir şekilde vermeliydi. Kararını vermişti: Onu cömertliğiyle ezecekti.
      “Elbette ki senin arzunu yerine getirebilirim ey dilenci! Ne olduğunu söyle yeter.”
      “Çok basit,” dedi dilenci ve dilenirken kullandığı kabı uzattı:
      “Bu kabı bir şeyle doldurmanın istiyorum.”
     Bu kadar basit bir isteği duyunca rahatlayan hükümdar kahkahalarla güldü:
      “Bundan kolay ne var?”
      Yanındaki vezirlerden birisine dönüp emretti:
      “Bu adamın kabını parayla doldurun.”
      Vezir saraya gitti, dönüşte getirdiği büyükçe bir kese altını dilencinin kabına boşalttı. Normalde kabı doldurup taşması gereken altınlar kaba dökülür dökülmez yok oldu ve dilencinin kabı biraz önceki gibi bomboş kaldı.
      Hükümdar ve etrafındakiler gördüklerine inanamadılar. Dilencinin hiç de öyle büyücü bir görünümü yoktu, ama yine de ondan ürkmeye başladılar. Hükümdar,adamlarını daha fazla altın getirmeleri için saraya yolladı. Ancak, her gelen kesedeki altınlar aynı akıbete uğradı. Dilencinin kabına boşanır boşanmaz, uçup gittiler. Bu kap sanki kara delik gibi altınları yutuyordu. Önce saraydakiler, sonra da olup biteni duyan şehir ahalisi toplandı etraflarına.
 
     Ne kadar altın ve gümüş boşaltırsa boşalsın, hükümdar dilencinin küçük kabını dolduramıyordu. Şanı, şöhreti, itibarı elden gitmek üzereydi. Ama o “Bütün hazinemi gözden çıkarırım da bu dilenci parçasına mağlup olmam” diye homurdanıyordu.
      Gerçekten de, altınlar, gümüşler, elmaslar, yakutlar... Hazinesinde ne varsa dilencinin kabına boşaltıldı. Ama sonuç değişmiyordu: Dilencinin uzattığı kap bomboştu. Saatler geçiyor, insanlar hayret ve şaşkınlıkla hükümdarın hazinesinin avuç avuç kabın içinde eriyişini seyrediyordu.
      En sonunda, hükümdar dilencinin ayağına kapandı ve mağlubiyetini ilan etti: “Sen kazandın, ama gitmeden önce bana tek bir şey söyle. Bu kabın sırrı  nedir?” Hırsıyla, kibriyle ünsalan koca hükümdar, sıradan bir dilencinin önünde böyle yalvarıyordu.
      Gerçekte, bir dilenci değildi karşısındaki. Ona ders vermek için gönderilen dilenci görünüşündeki bir melekti.
      Melek “Bu kap” dedi, “insan hırsından yapılmıştır. Ve hiçbir şey onu dolduramaz. Hırsına mağlup olan insan, ister senin gibi sultan olsun ister köylü,kabı hiç dolmayan dilenciye benzer. Dünyanın en güzel sarayları, dünyanın en güzel atları, dünyanın en büyük hazineleri onu doyurmaz. Hatta dünyayı da yutsa tok olmaz. Elindeki kabı, dilenir durur.”
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - Yaşayarak öğrenme işte budur?

Kategori: edebiyat - oyku

 Bir  gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına ,girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere  saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da;
         -   Az evvel biri koşarak şu  tarafa kaçtı. diye savuştur­muş.
 Nihayet  biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş;
        -   Efendim, af buyurun ama  merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu ? "
 Napolyon  birden öfkelenmiş;
         -   Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.
         Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara  sürülmüş, artık "ateş" emri verilecek... 
        Adamcağız içinden (Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin ) diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış.Tek cümleyle cevaplamış Napolyon : -   İşte böyle bir duygu !
         Yaşayarak  öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir. Ama en kalıcı olanıdır ve getirisi en yüksek olandır yani tecrübedir getirisi..ve tecrübeyi yaşamaktan başka edinme yolu yoktur...

3 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - Alışacağız........

Kategori: edebiyat - oyku
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu
kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu."Evet var, oğlu Selim Bey....".
Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,"Selim Bey oldukça meşgul bir insan,randevusuz görüşmek
pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük
bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini
öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın
mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden
fırladı,kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık."dedi.Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
"Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.Karşısındakine
"Gelebilir misiniz?" deyiptelefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken
kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
Sohbetleri koyulaştıkça,çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç,samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki
tahsilinden,araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen
de beni hiç yalnız bırakmadı.Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum."dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark
etti:"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile
bitiyordu:"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;
fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.Yemekleri artık annem yapıyordu.Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu,güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi.Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir
eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna
yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.'dedi.
Yürümeye başladık.Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla,'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,sonra alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları çerisinde
çıktığını görüyordum. Bir gün,merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade,seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.
Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi,kelimeleri
boğazına düğümlendi,gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.Gazeteyi açtı,içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap
almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla,borcumu bitirdim.
 Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları
çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım
alacaklılarının hakkıdır.' diyor".Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
gözlerini kuruladı,sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim,sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi.Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular
içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün
olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde
bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
 
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca
ağlıyor,ağlıyordu.Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri,bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

7/4/2008 - SADi-i ŞİRAZİ'den

Kategori: edebiyat - oyku

DERVİŞ İLE TİLKİ
Şeyh Sadi-i Şirazi 
Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. "Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?" diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu. 
Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu. 
Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: "Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?" diyerek,çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.Düşündüğü gibi de yaptı: "Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor." diyerek beklemeye başladı. Bekledi, bekledi… Ne gelen ne giden… Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu: 
"Ey tembel adam!" diyordu ses, "kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir." 
Ey genç insan!
'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma! 
Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir. 
Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

20/2/2008 - Yürekten akan sözler....

Kategori: edebiyat - oyku

Köyün birinde arıcılıkla uğraşan bir ailenin beş altı yaşlarındaki çocuğu yemeden içmeden kesilivermiş. Su ve bal dışında bir şeyin yüzüne bakmıyormuş. Ne ekmek, ne süt, ne şeker kesinlikle yemiyormuş. Ailenin, akrabaların, arkadaşların, tüm köy halkının çabaları işe yaramamış. Ufaklık balı parmaklıyor, başka hiçbir şeyi ağzına koymuyormuş. Gitikçe zayıflayan çocuğu doktor doktor, hoca hoca gezdirmişler. Büyülere, telkinlere götürmüşler. Para etmemiş. Çocuğun gözü baldan başka bir şey görmüyormuş. Tabii ağzı ve midesi de öyle...

Sonra bir gün bilen kişiler bir erenden övgüyle bahsetmişler. Her gün bir kapıya giden aile, iskelete dönen çocuğu alıp eren kişinin kapısına varmış. Yaşlı adam onları uzun uzun dinledikten sonra bir iç geçirmiş ve demiş ki:
- "Bilmiyorum, belki elimden bir şey gelir ama bana on gün müsaade etmeniz gerekir. Yine de size söz veremem. On gün sonra ne olur bilemem. Belki bir yardımım dokunur."
Ailenin tüm ısrarlarına rağmen yaşlı adam on gün sonra görüşmek üzere onları yolcu etmiş.

On gün boyunca çocuğu kapı kapı gezdiren, ufaklığın hiçbir telkin tınmayan sabit bakışlarını ve iyice güçsüzleşen bedenini umutsuzca izleyen aile, on gün sonra yaşlı adamın karşısına çıkmışlar. Yaşlı adam sabırsızlıkla kendisine bakan anneyle babanın elinden çocuğu tutup yanına çekmiş, ona şöyle bir bakmış:
- "Baldan başka şeyler de yeniyor, daha iyi oluyor..." demiş ve bir parça ekmek uzatmış. Çocuk da başını sallayıp ekmeği kemirmeye başlamış.

O günden sonra her şeyi yemeğe başlayan çocuğun ailesi bayram etmiş tabii. Ama babası bir yandan da büyük bir meraka düşmüş. "Bu dervişin söyledilerini bin kere başkaları da söyledi. Daha güzel, daha etkileyici laflar edenler de oldu. Ama çocuk niye bu adamı dinledi? İhtiyardaki keramet nedir? Dur hele... Belki işime yarar... İşin sırrını öğrenirsem herkese istediğim her şeyi yaptırırım" deyip yaşlı adamın peşine düşmüş. Onu görür görmez dolambaçlı yollardan sorusunu sormuş.

Derviş bu karmaşık laflar içindeki soruyu farkedince gülümsemiş. "Basit" demiş. "Ben de bal düşkünüyüm. Kulübenin arkasında iki kovan var. Bazı günler sadece bal yiyorum. Başka şey yemek hiç canım istemiyor. Zorunluluktan yiyorum. Siz çocuğu getirdiğinizde ağzımdan çıkan sözün sahibi olmak için on gün müsaade istedim ve on gün ağzıma bal koymadım. Zor oldu ama başardım. Gördüm ki baldan başka şeyler de yenirmiş. Bunu söyledim. Çocuk benim kendi söylediklerime yürekten inandığımı hissetti. Bu nedenle inandı" demiş ve keramet avcısı babanın gözlerine bakıp sözlerini şöyle bitirmiş:

"Yürekten akan sözler yüreğe akar. Ağızdan çıkan sözler ise bir kulaktan girer bir kulaktan     çıkar..."

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

20/2/2008 - Molla Cami'den

Kategori: edebiyat - oyku
Bir çakal bir horozu sabah uykusundan uyanmadan önce yakaladı, pençesiyle kıskıvrak tuttu. Horoz feryada başladı:
'Ne olur beni öldürme! Ben uyanıkların dostu, uyuyanların sevgilisiyim. Geceyi ibadetle geçirenlerin müezziniyim. Ne olur beni öldürme, zulüm kılıcıyla
kanımı dökme. Ben sana hiçbir kötülük yapmadım, sen ne diye benimle savaşıyorsun? Kanımı dökmen haksızlık olur. Beni öldürme!'
Çakal horozun yalvarmalarını dinledikten sonra şöyle dedi:
'Seni öldürmemem gibi bir ihtimal yok. Çünkü benim iradem bu, yani zayıfları öldürmek. Sana bir tek iyilik yapabilirim. İki şıktan birini seç: Canını bir
pençe darbesiyle mi alayım yoksa seni parçalayarak mı öldüreyim?'
* Molla Câmî'nin 'hissesi': Kötü bir adam senin başına bela kesilirse onu akıl tedbirleriyle başından savmaya çalış. Sakın yalvarma, acındırma suretiyle
kurtuluş yolu arama. Çünkü onu bir kötülükten vazgeçirsen bile daha kötüsünü düşünür ve yapmaya çalışır.
***
Molla Câmî'den bir kıta: Düşmanın pençesinden akıllı ve tatlı sözlerle kurtulamazsan o vakit acı konuşmalı. Kapı anahtarla açılmazsa kilidi kırmak için
yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

26/11/2007 - PARAŞÜTLERİMİZ...

Kategori: edebiyat - oyku


Charles Plumb Vietnamda uçmuş,ABD Hava Harp Okulu mezunu bir pilottu.
Savaş sırasında yaptığı 75.inci uçuşta, yerden havaya atılan güdümlü bir füze tarafından vuruldu.
Derhal kendini fırlatıp paraşütle bir ormanın içine düştü.
Kısa bir sure sonra da Vietkonglar tarafından yakalandı ve tam 6 yıl Kuzey Vietnamda esir olarak tutuldu.
Bugün Charles Plumb yaşadığı bu tecrübe hakkında insanlara ders vermektedir.
Bir gün Charles ve eşi restoranda yemek yerlerken bir adam masalarına yaklaşır ve şaşkınlık içinde çığlık atar:  
-Aman Allahım ! sen Plumb'sın .Vietnamda jet pilotuydun ,Kitty Hawk havaalanından. Uçağın düşmüştü! 
-Evet ama sen nereden biliyorsun bunu ? der eski pilot Plumb 
-Biliyorum çünkü uçuş öncesi senin paraşütünü ben hazırlamıştım.  
Plumb hayretler içindeydi. Adam elini Plumbun omuzuna atar: 
-Anladığım kadarıyla paraşüt işe yaramış 
Plumb evet anlamında kafasını sallar. -Eğer işe yaramasaydı şu anda burada değildim. 
Plumb o gece ,restoranda masaya gelen adamı düşünmekten uyuyamaz.
Savaş sırasında çoğu kez gördüğü bu adamla bir kez olsun konuşmadığını düşünür.
Çünkü o bir savaş pilotu,adamsa paraşüt hazırlayan basit bir askerdir sonuçta.
Oysa o asker ,uzun tahta bir masada saatlerini harcayarak ,dikkatle katladığı paraşütlerle ,
her seferinde hiç tanımadığı bir insanın kaderini ellerinde tutuyordu.
Bu olaydan sonra verdiği derslerde Plumb dinleyicilere hep aynı soruyu sormaya başladı: 
Paraşütünüzü kim hazırlıyor?  
Tüm hayatı boyunca ihiyaç duyduğumuz her şeyi bir başkasının hazırladığı biz modern dünyanın insanlarına sorulabilecek en anlamlı sorulardan biri
de bu belki de....Yaşamaya devam etmemizi sağlayan sayısız paraşütler var hayatımızda,her defasında bir başka insanın bizim için hazırladığı ,maddi paraşütler, 
manevi paraşütler,duygusal paraşütler,ruhsal paraşütler......Sahip olduğunuz en büyük yeteneği kim kazandırdı size ,veya düşünce yapınızı kim şekillendirdi?Kimler size moral verdi zor zamanlarınızda ya da hayata dair manevi değerlerin farkına varmanızı kimler sağladı?
Hayatınız boyunca paraşütünüzü hazırlayan kimlerdi?İşte onlar hayatımızı borçlu olduğumuz insanlardır.Peki siz kimlere, hangi paraşütleri hazırlıyosunuz,
hiç düşündünüz mü?

yok Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

29/10/2007 - İnanalım mı?

Kategori: edebiyat - oyku

Japonya'da yaşanmış gerçek bir hâdise olarak anlatılmaktadır:
Evini yeniden dekore ettirmek isteyen bir Japon, 10 yıl önce yaptığı bir ara duvarı yıkmaya başlar. (Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında
çukur bir boşluk bulunur.) Bu sırada, bina yapılırken iki tahtayı birleştiren bir çivinin, bir kertenkelenin ayağından geçip karşı tahtaya geçtiğini görür.
Adam bunu görünce çok şaşırıp şok olur. Çünkü, kertenkele hâlâ canlıdır ve aradan tam 10 yıl geçmiştir. Gördüğüne bir türlü inanmak istemez.
Nasıl olmuştu da kertenkele bu durumda hiç yerinden kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştı? Bu duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca
yaşamak imkânsızdı. Çünkü ayağı çivilenmişti!.. Çok merak edip, çalışmayı bırakarak kertenkele ne yiyip içiyor diye izlemeye başlar.
Bir müddet sonra, nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele ağzında taşıdığı yemekle gelir. Ayağı çivilenmiş kertenkelenin önüne koyar. Bu manzara
karşısında adam bir daha şok geçirir. Bu nasıl bir yardımlaşma, bu nasıl bir vefa, bu nasıl bir sevgi?.. Tabiî büyük bir titizlikle, kertenkeleyi çividen
kurtarır. Derin düşüncelere dalar...
Not:Ayağı çivilenmiş kertenkeleyi, 10 yıldır yalnız bırakmamak ve beslemek. Olacak iş değil. Bu onun annesi mi, kardeşi mi, eşi mi, dostu mu, arkadaşı mı
ki?.. Dünyada kaç insan bu vefâyı gösterebilir?..

 
3 Bu yazı hakkındaki düşüncelerDüşüncenizi Ekleyin Lütfen!Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

insanın özündeki sevgiyle buzdağlarını eritelim.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Coğrafya Öğretmeni
Dostum Birol TAŞ
Ahmet Döner
Tarihçi Ahmet Bey
Belçikadan Bir Dost
EŞİM
Teknik Öğretmen Formu

Arkadaşlarım

mag0323
esin
ikizlerikizler
ins
h2so4
omasozturk
elki
ersince
lesar
ebrar06
nurdanhaleler
sizintidergisi
gurbettreni
bebekler
sukretmiyoruz
dostlukrehberi
lfcnet
hayatadahil
alsancakkoyu
ustad
arstekin
sevgidamlalari
karanfil58
motorbolumu
ukba
aakif
sumeyye sumeyye
ebumerve
yesilgiresunlu
tahtakulube
sevgitohumu
rainbow7
rkaraaslan
dusbahcesi
ustaplan
gozum
ilhankoruyucu
ebumeryem
mehmetyucee
uzmanblog
blackroser
mehmet toprak
sirad
< Çocuk > ..
bilgilerdunyasi
subat75
musakus
pencereminperdesi
resulevuslat
taurus79
candansayfa
camboyy
daganer
***akif*** *******
karakurum
deliyimzalimmm
ahsude
ibrahimyalcin1982
sibelizgi
oguzhan86
yuceislam
ibokaracoban
okarakurum
siradigonul
ekke
bedirhan87
ozger
emsalsizfatih
huzunlualem
temizer
ekim2001
huseyinizgi1984
vefasizkiral
vatan sever
vakanuvis
mümin aslan
cigdemmehmet

Kategoriler

cankuşum edebiyat
aysberg

BANNERİ SİTENİZE EKLEME KODU

vatanseverpatriot gerçek yaşamdan vakanuvis kimyacının yuvası şekerkız şiir pınarı



MECNUN

MECNUN


Cursors